ahmet bÜyÜkabacI

Klinik Psikolog Ahmet Büyükabacı'nın Kişisel Web Sayfası


Neden Böyle Oluyor? – I

  1. Bölüm: Elimizdeki Kartlar.

Oldum olası “Coğrafya kader midir?” sorusu benim için muamma olmuştur. Acaba ortamın yaşam üzerindeki etkisi mi kastediliyor yoksa ortamın bazı sınırlar oluşturduğunu ve o sınırlardan dışarı çıkmanın zor olduğundan mı bahsediliyor? Yani Norveç’te yaşayan bir genç sosyal aktivitelere Türkiye’dekinden daha kolay ve masrafsız bir şekilde mi ulaşabiliyor yoksa Oslolu Jørgen izlediği bir tiyatroyu, okuduğu kitabı İstanbullu Ali’den daha mı kolay anlayabiliyor ve yorumlayabiliyor? Bence birincisi ama sanki ikincisi daha yaygın bir görüş gibi okuyorum son zamanlarda. Tabi mesele kitap okuyup, tiyatroya gitmek veya yoğun entelektüel sohbetler yapmak değil. Onu burada da hakkıyla (hatta daha fazlaca) yapan insanlar var. Benim ilgilendiğim nokta bilgiye ulaşma ve onu değerlendirme süreci değil, o bilgiyle neler yapıldığı? Neden sürekli Türkiye dışında yaşayan kişiler, sadece Türkiye’de yaşamadıkları için daha başarılı/aktif/canlı oluyorlar?

Türkiye’de öyle bir anlayış söz konusu ki yakından baktığın zaman bir sonuç veriyor, şöyle bir adım arkaya attığın zaman başka bir sonuç veriyor. Geçen YKS sonuçları sonrasıydı galiba, bir twit görmüştüm, aradım ama bulamadım, twitte biri şu minvalde bir şey yazmış “LANET OLSUN EĞİTİM SİSTEMİNE, GENÇLİĞİMİZ HARAP OLDU”. Tamam, inceleyelim. Yakından bakıldığında tutarsız ve sağlıksız eğitim sistemi, siyasi çalkantılar, ekonomik problemler ve sosyal yozlaşma sosyal medyanın da olayları körüklemesiyle, sınav stresi artıyor ve gençlerin kendi geleceklerini düşünmelerini zorlaştırıyor. Burası doğru. Bir kişi okuldan çıkıp, telefonu açtığında yaşıtı birinin yolda yürürken tecavüze uğradığı, boş yere şehir magandalarının kurbanı olduğu haberlerini görünce morali bozuluyor doğal olarak. Hali hazırda zaten bireysel olarak kişi farklı değişimlerden geçerken, ülkenin bu stresi gençlere fazla geliyor, burası kesin… ama, twitin altına birisi “kaçıncı oldun” diye sormuş. Gelen cevap 800 bin küsür. Sadece bu twitten yola çıkıyor ve kişinin eğitim sistemine yönelttiği eleştiriyi göz önünde bulunduruyoruz ve şu soruyu soruyoruz, “arkadaşım peki sen çalıştın mı? veya hiç çalışmayı denedin mi?” Şimdi yakından baktığımız zaman bu arkadaşa bakıp “sen gerçekten Oslo’da yaşayan Jørgen’in hiç maruz kalmayacağı olaylara maruz kalıyorsun, sana çok üzülüyorum” diyebiliriz ama aynı zamanda “e kardeşim sen de hiç çalışmamışsın ki” de diyebiliriz. Eğitim sistemine lanet okumak için de eğitim sistemine maruz kalmak gerekmez mi? Bir problemin problem olduğunu anlamak için onu çözmek gerekir. Tıpkı benim için teorik fiziğin hiçbir şey ifade etmemesi gibi, çünkü ben onunla hiç uğraşmadım. Bu tür durumlar da bana sanki eleştirilerin kişinin kendi bakış açısından değil de ikinci el bilgiler olduğunu düşündürtüyor.

Bunun başka bir sebebi daha var, sürekli olarak yapılan işlerin yerilmesi ki bu psikolojik değil sosyolojik bir sorun bence. Sanki ne zaman biri bir şey yapsa diğeri aynı anda aşağı çekmeye çalışıyor. Bazen de kelimenin tam anlamıyla. Geçenlerde ilk defa bir Türk uzaya çıktı: Alper Gezeravcı. Bu, özellikle bilim kurguyla büyümüş olan benim jenarasyon için inanılmaz bir haberdi. Gel gelelim şuna bir bakalım şimdi.

“Karaya indin sen de bizim gibi“. Yani ben uzayda değilim ama görüyorum orası çok güzelmiş, artık anlatma bana daha fazla çünkü sen de orada değilsin. Artık buradasın, iyi olmayan yerde. Bunun altında bariz bir kıskançlığın motive ettiği, ulaşılamayanı yerme davranışı görüyoruz (bkz. “Uzay edebiyatı“). Kıskançlık çünkü ben buradayım (burası dediği dünya değil Türkiye) sen oradasın, ben et alamazken sen neden uzaya çıkıyorsun. Kurulan bu mantığın hatalı olmasının tek sebebi ve aslında kıskançlığa da yol açan düşünce şu “bana da versen o imkanları ben de aynısını yaparım.” Çünkü biz sürekli şu cümleyi duyduk “bu imkanları bu çocuklara versen neler yaparlar” ama bu cümlenin hiçbir geçerliliği kalmadı çünkü o imkanlar artık eskisi kadar uzak değil. Ama etkisi devam ediyor çünkü hayali bir karakter oluştu, başarılı, eğlenceli, her istediğini yapabilen bir yabancı (çoğu zaman Avrupalı) arketipi ortaya çıktı. Ancak işin aslı öyle değil. Avrupa’da üniversite öğrencilerinin %40’ı zihinsel olarak kendisini rahat hissetmiyor ve her beş öğrenciden biri zihinsel bir rahatsızlığa sahip. Lakin, sosyal imkanlar, özgürlük gibi kavramlar “en azından bizden iyiler” gibi bir düşünce ortaya çıkartıyor ve bu düşünce günün sonunda çalışmanın dahi fuzuli bir çaba olduğu düşüncesini yerleştiriyor zihinlere.

Bu “yapsak da olmayacak” düşüncesi öğrenilmiş çaresizliğe benziyor. Birçok danışanım da aynı özellikleri gösteriyor ve “nasıl olsa olmayacak” minvalinde çıkarımlarda bulunuyorlar ancak işin garip tarafı çoğu zaman bu çıkarımı destekleyecek bir kanıt, herhangi bir başarısızlık bulunmuyor ellerinde. Bu da aşağıda videosunu paylaştığım maymunlar ve merdiven deneyini hatırlatıyor. Her bir başarısızlık paylaşıldıkça, artık başarısızlık yaşamamış olanlar bile başaramayacaklarına eminler.

Başarılı da başarız da olmak için birçok faktörden bahsedebiliriz. Önce herkes için aynı olanlardan başlayalım. Örneğin dağda çobanlık yaparken çalışıp Harvard’a giden birisiyle, aile parasıyla bağışta bulunduğu için Harvard’a giden birinin ortak noktası nedir? Veya üzerinde ev geçindirme sorumluluğu bulunmayan bir gençle, annesine ve kardeşlerine bakmak için okulu bırakan diğer bir gencin hikayesinde nasıl bir benzerlik var? Bütün bu hikayelerin ortak noktası, hikaye kahramanlarının kendi hikayelerini seçememesi. Hiçbir bebek sosyo-ekonomik durumunun farkında olarak gelmiyor bu dünyaya. Doğal olarak elimize dağıtılan kartları sorgulamak ve şikayet etmek zaman ve enerji kaybından başka bir işe yaramayacak.

Türk Gençliği (temsili)

Hayat, yarın ne giyeceğini, sevgilisiyle edeceği kavgayı veya hangi bölümü okumak istediğini düşünmek yerine gereksiz bir çok bilgiyi (örneğin Türkiye Tekel Bayileri Platformu Başkanı Özgür Aybaş) zihinde tutmak zorunda kalan Türk gençleri için zor olmalı. Ama aynı problemleri Norveç gençliğinin de yaşamadığını düşünmek en kibar tabiriyle naiflik olur. Belki konular farklı belki travmalar daha az hırpalayıcı ama herkes mutsuz, herkes kaygılı. Herkesin zihninde aynı soru:

NEDEN BÖYLE OLUYOR?



Yorum bırakın

Hakkımda

Klinik Psikolog Ahmet Büyükabacı. Bilkent Üniversitesi Psikoloji bölümünden mezun, Okan Üniversitesi Klinik Psikoloji Yüksek Lisans programını tamamlamış. Ankara’da özel bir klinikte psikoterapist olarak çalışır. Baba, eş, amatör felsefeci. Yazmayı, okumayı, gereğinden fazla düşünmeyi, gereğinden az konuşmayı, fazlaca dinlemeyi sever. Onu öldürmeyen şeylerin güçlendirdiğine inanır.

Haber bülteni