Derman arardım derdime, derdim bana derman imiş.
Futbol yaşadığım toprakların sözsüz kuralları gereği her zaman hayatımdaydı. Gerçi benim açımdan futbol hiçbir zaman aidiyet noktası olmadı. Bir takım tutmak ve o takımın taraftarı olmak, halı saha ekiplerinin parçası olmak benim yapabildiğim bir şey değil. Onun yerine ben de bu sporun estetik kısmına odaklandım. Bu yüzden, ne yazık ki, Türk futbolunu takip etmekte zorlanıyorum (yaşasın Premier Lig). Ne kadar anlamsız olursa olsun liyakatli ve disiplinli kişiler tarafından yapılan her iş ilgimi çekmesidir belki de buradaki sebep. Türkiye’de bir çok iş (ve işi yapan kişiler) bu iki kavramdan uzak olduğu için Süper Lig’i takip etmem. Bu yüzden Arda Güler ismini Real Madrid’e transfer olduğu keşfettim. Önce üzüldüm, çünkü benim tecrübelerime göre yurt dışında büyük takımlara seçilen her genç yetenek kaybolmaya mahkumdu. Çünkü Türk altyapısının teknik gelişime psikolojik gelişimden çok daha fazla önem verdiğine yüksek oranda inanıyorum ve teknik gelişime de o kadar fazla önem verilmediği bariz. Ciddi bir baskıya dayanabilecek genç dimağlar yetiştirmek de her babayiğidin harcı değil. O yüzden Arda’nın da bu baskıya dayanabilmesine imkan veremedim. Ama işler öyle olmadı, Arda Real Madrid’de 2. senesini devirdi ve istikrarlı bir şekilde oynamaya devam ediyor. Hatta Real Madrid teknik direktörü Xabi Alonso Arda’yı oyun planının önemli bir parçası haline getirmeye çalışıyor diye düşünüyorum. Bu olay Arda’yı Türk futbol tarihinde asla değişmeyecek ve eşsiz bir noktaya koyuyor. Bir daha kimse Arda’nın bu yaptığını yapamayacak. Mübalağa ettiğimi sanabilirsiniz. Bunu Arda’nın oynadığı futboldan, yeteneğinden, genç yaşta transfer olduğu takımdan veya gösterdiği istikrardan dolayı söylemiyorum. Bunların hepsini aynı anda yapan ilk kişi olduğu için söylüyorum. Arda’dan daha yetenekli topçularımız gelecek ama onlar Arda’nın hiç duymadığı şu iki kelimeyi duymaya mahkumlar: “Arda gibi”.

Ben bir futbol yorumcusu değilim, neden Arda Güler’le ilgili yazı yazıyorum? Arda bende diğer oyunculardan farklı bir his uyandırdığı için bu yazının ana kahramanı. Farklı derken çok sık rastlamadığım ama tanıdık bir his bu. İşin garip tarafı beni rahatsız ediyor. Dediğim gibi tanıdık olduğu için aşinayım, onu biliyorum. Adına kıskançlık diyebilirim sadece. Lakin ben kendi yeteneği ve çabasıyla bir yere gelmiş insanları kıskanmam. Peki Arda’da bana bu hissi uyandıran şey neydi? Ben neden Arda’yı kıskanıyorum? Aklımda sadece şu soru var: “Arda neden isyan etmiyor?” Bu sorunun cevabını bulmam gerekiyor. Çünkü Arda’nın temsilciliğini babasının yaptığını öğrendiğim andan itibaren Arda ve isyan kelimeleri sürekli birbirini takip ediyor; içimde oluşan bu duyguyu çözüme kavuşturmam gerektiğini hissediyorum. Yaptığım en iyi şey, araştırmak. Ben de araştırıyorum Arda’nın hayatını, kariyerini. Kariyer istatistiklerine bakıyorum, bir şey anlamıyorum. Transferler, büyük paralar… ilgimi çekmiyor. Magazin hayatı yok, yaptığı skandal açıklamalar yok. Stabil düz bir çizgi görüyorum sadece ve ben artık sinirlenmeye başlıyorum.
Taa ki şu yazıyı görene kadar.
Arda’nın kaleminden olduğunu düşünmediğim ama onun hayat hikayesini detaylı bir şekilde anlatıldığı otobiyografik bir yazı bu. Ve sadece iki cümle benim hissettiğim duyguları anlamlandırmaya yetiyor. Birincisi şu:
Ben daha yeni yürümeye başladığımda, şut çekmem için sol ayağımın önüne balonlar yerleştirirdi. Solak bir futbolcu olmamı istiyordu.
Babasından bahsediyor. Koyu bir Fenerli babası. Arda’nın anlattığına göre maddi durumları da iyi değil. Eğer orta gelirliysen, zorlandıysan, bunu değiştirmek istiyorsan ve bu mümkün değilse klasik bir Türk erkeği için iki hayal vardır: Ya büyük ikramiye çıkacak ya da oğlun futbolcu olacak. Dolayısıyla babası Arda’nın kaderini Arda için olduğunu düşünerek ancak kendisini de konunun dışında bırakmadan yazmış gibi görünüyor. Ben bunu eleştirecek ya da yargılayacak değilim, buna haddim yok (ayrıca ben de aynı şeyi yapmam diyemiyorum). Ancak sadece şu soru bizim için önemli oluyor “ya Arda’nın futbola yeteneği olmasaydı?” Bunu hiçbir zaman bilemeyeceğimiz için konuşmanın bir faydası yok. Buradan çıkaracağımız yegane sonuç Arda daha futbolcu olmadan futbolcu olmak zorunda kalmış olması. Eğer Arda futbolcu olmasaydı ve devlet memuru olsaydı (tabi ki de bunun da babasının yönlendirmesi olacağını varsayıyoruz) ve kimseye hayır diyememediği için terapiye gelseydi, biz Arda’yla boyun eğiciliği çalışacaktık.
Boyun eğicilik, şema terapide 18 şemadan bir tanesi. Şema terimi psikolojide sıklıkla kullanılan bir terim olup, zihinsel kategoriler olarak değerlendirilebilir. Şema terapi kurucusu Jeffrey Young’ın şema terimi ise kişilerin çocukluk döneminde aşırı karşılanmamış (veya aşırı karşılanmış) ihtiyaçlarının sonucunda ortaya çıkan duygu-düşünce-davranışları temsil eder. Örneğin, bir çocuğun şefkate, ilgiye ve “çocuk” olmaya ihtiyaç duyar. Eğer bu ihtiyacı sürekli olarak engellenir, “olgun” olmaya zorlanır ve her şeyin akılla çözüldüğü bir ortama maruz kalırsa, çocuk “benim duygularım önemli değil, kimse gerçekten yanımda olmayacak” minvalinde bir inanç geliştirebilir. Erken dönemde gelişen bu inanç ele alınmaz ve ileriki dönemlerde pekiştirici deneyimlere maruz kalınırsa; bu, kişinin şartlanmasına ve şemanın oturmasına yol açar. Böylelikle kişi yaşadığı bu deneyimi hiç aklına getirmez ancak yetişkinlik döneminde ilişkilerinde soğuk, mesafeli, yardım istemekte zorlanan bir kişiye dönüşebilir. Biz bu duruma “duygusal yoksunluk” şeması diyoruz. Bunun kişilik bozukluklarında (?) en sık görülen şemalardan biri olduğunu düşünülüyor. Boyun eğicilik şeması ise duygusal yoksunluk kadar sık olmasa da karşılaştığımız şemalardan biri. Bu şema, kişinin kendi ihtiyaçlarını, duygularını ve tercihlerini bastırarak, diğer insanların isteklerine, beklentilerine veya otoritesine aşırı uyum sağlaması olarak özetlenebilir. Bu kişiler genellikle, reddedilme, cezalandırılma, çatışma ya da terk edilme korkusu nedeniyle sürekli olarak karşısındakine “evet” deme, uyum sağlama ve pasif kalma davranışları gösterirler. Yukarıda bahsettiğim Jeffrey Young (2003), bu şemayı “kendi gücünü, iradesini ve sesini bastırma pahasına başkalarının kontrolünü kabullenme” biçiminde tanımlar. Arda’nın sesi bile olmadığı zamandan itibaren (tahmin ediyorum ki) tek bir konunun üzerine, futbolcu olmaya yoğunlaşıldığı çok zor bir tahmin değil. Bu durumda Arda’nın sesiyle babasının sesinin karışması da aynı şekilde imkansız bir durum olmayacaktır. (Önemli not: Bu kısımda “Yüksek Standarlar” şemasının da etkisi olabileceğini göz önünde bulunduruyorum elbette ama bu yazının bağlamına ters düşeceği için eklemiyorum.)
Arda’nın şu an 30 milyon euro değerinde (ileride artacağını öngördüğüm) bir futbolcu olmasının sebebinin babasının zorlaması ve hatta Arda’nın edilgen bir durumda olduğu imasını sezebilirsiniz. Bu çok büyük bir haksızlık olurdu. Onun yeteneği, çalışkanlığı ve azminin şu anki hali üzerindeki etkisi babasının arzusundan katbekat fazla. Babasından bahsetmemin sebebi aslında yazdığı yazıdaki bir bölüm. Bu bölümde Arda bir frikik pozisyonunda başka oyuncuyla girdiği “sen mi atacaksın ben mi?” tartışmasından ve maçtan sonra babasıyla konuşmasından bahsediyor. Arda o frikiği kullanmıyor ve şöyle bir diyalog gelişiyor:
Babam konuşmadı. Keskin bir bakışı vardı, kulaklarından dumanlar çıkacaktı adeta. “Baba, sevinmedin mi?” diye sordum.
“Sosa…… neden kullanmana izin vermedi??”
“Ama baba…..”
“Sen vursaydın gol olurdu, eminim!”
Babasının ne kadar hırslı olduğunu anlatmak için bu diyaloğu bilmemiz şart. Eğer böyle bir hırs, A takımı maçında, sadece bir frikik için bu şekilde gösteriliyorsa; daha kritik anlarda nasıl gösterilebileceğini hayal edebiliriz. Bu da Arda’nın futbol yeteneğinden bağımsız başka bir durumun da şu anki halinde etkisi olduğunu gösterir: Stres yönetimi.
Stres yönetimi doğuştan kazanılan bir yetenek değildir. Öğrenilmesi gerekir. Öğrenmek için de kişinin öncelikle zihinsel olarak hazır olması gerekir. Bunun için kişinin bir şeyleri “yapmaya muktedir” ve sorunları çözebileceğine dair inancının yüksek olmasını bekleriz. Yukarıdaki diyalog buna güzel bir örnektir. “Sevinmedin mi?” ve “sen vursaydın gol olurdu, eminim” cümleleri arasında bir uyumsuzluk vardır. Arda babasının sevinmesini beklemekte babası da daha iyi yapacağına dair güvence vermektedir. Arda’nın beklediğini alamıyor ama babasının aslında demek istediğini anlıyor. Bu, eğer bahsettiğim hazır olma durumu gerçekleşmemişse mümkün olmayabilirdi. Ardanın nasıl bu şekilde hazır olabildiğine bakmak için babadan farklı bir aktöre, annesine bakmak gerekir. Bu da beni Arda’ya karşı duygularımı anlamlandırmama yardımcı olan ikinci cümleye götürüyor:
Annem sadece “Olumsuz bir şey mi? Seni nasıl sevmesinler ki?” derdi.
Burada ona karşı internette yazılan yorumlar kastediliyor. Yazıda anneye ayrılan bölüm babaya ayrılan bölümden bir hayli kısa olsa da verilen bilgiler aynı derecede aydınlatıcı. Arda’nın psikolojik sağlamlığını sağlamış olmasında annesinin rolü yadsınamayacak kadar büyük gibi gözüküyor. Bunu sadece kullandığı kelime seçimlerinden değil yazıya eklenmiş görselde, annesiyle çekilmiş fotoğraflarından oluşan kolajda da görebiliyoruz. Annesi antrenmanda, annesiyle dışarıda eğleniyor, doğum günü kutlanıyor, annesine sarılıyor… ama bunlardan daha önemlisi, annenin hayatındaki rolünün oynadığı futboldan (dolayısıyla babasının hayallerinden) daha önemli olduğunun yegane belirtisi annesinin hastalığıyla ortaya çıkıyor. Arda annesinin bir kalp problemi olduğu gün yaşadıklarını şöyle yazıyor:
Ben de ağladım, gerçekten öleceğini düşündüm. Ertesi gün, kulübe bir sonraki maça çıkamayacağımı söyledim. Hayatımda ilk defa, topa dokunmak bile istemedim.
Son cümleyi ben kalınlaştırdım, çünkü oldukça kolay bir şekilde gözden kaçabilecek bu ayrıntı, Arda’nın sadece babasının istediği için değil annesinin ona güvendiği için devam ettiğini gösteriyor. Arda futboldan daha önemli iki şey olduğunu söylerken Allah ve Aile diyor. Burada dini inançların etkisini arttırdığı iki kuralı görüyoruz Arda için: “Yapabileceksem yaparım” ve “Birileri bana güveniyor”.
Arda ebeveyn tutumları, çevresel faktörler, mizaç ve kader kavramlarını psikolojik boyutta incelemek için güzel bir vaka. Ama ben bunların birçoğunu bertaraf edip bu yazıyı boyun eğicilik gibi ebeveyn tutumlarının etkili olduğu bir işlev bozucu şema üzerine yazmamın bir sebebi var. Boyun eğicilik şeması, sıkıntılı bir şemadır çünkü kişi kendi kabuğunu kırmak için gereken o özgüveni bulamaz. Lakin Arda gösteriyor ki sadece baskının varlığı bu şemanın gelişmesinde etkili değil. Babasının Arda için yaptıklarının onun tarafından sesi kesilmiş ve “kullanılmış” hissettirmemesinin sebebi, babanın iyi niyeti, fedakarlığı ve tutarlılığı olduğunu düşünüyorum. Bu iyi niyetin anlaşılabilmesinin sebebi ise annenin koşulsuz sevgisi ve desteği olmalı. Bir yazı, bunların hepsini çıkarmak için yeterli olmayabilir ve ben analizlerimde yanılıyor olabilirim ama istemiyorum. Yanılmak istemiyorum. Ben Arda’ya baktığımda mutlu bir çocuk görüyorum ve mutlu çocuklar yalnızca sevildiğine emin olan çocuklardır.
Arda’nın neden isyan etmediğini merak ediyordum. Aslında ben Arda’nın isyan etmesini istediğimi fark ettim. Çünkü eğer baba baskısı varsa isyan vardır. Ama onun için bu baskı isyan edilecek bir şey değil, şükredilecek bir şeymiş. Arda travmayı travma yapanın yaşanılan olay değil olaydan sonra yardım edecek kimse olmaması olduğunu gösterdi bana. Bu yüzden Arda Güler benim için sadece yeteneğiyle, azmiyle ve sabrıyla genç sporculara değil; aldığı sevgiyle, güvenle, destekle o genç sporcuların ebeveynlerine de örnek. Bu benim için milyonlarca eurodan daha önemli ve ben bunu kıskanırım.
Eline sağlık Arda, teşekkürler Serap Hanım ve Ümit Bey.
Teşekkür ederim.

Yorum bırakın