İnsan cesareti seçmezse kurban olmayı kendiliğinden seçer.
Bir kurgu oluşturmak sanırım bir filmin bütün oyuncularını tek başına oynamaya benziyor. Aktörlüğün en zor kısmı seyirciye bağlam dahilinde duyguyu iletebilmek olduğu için yazar farklı farklı rollere giriyor olmalı. Özellikle farklı karakterlerin özelliklerini birbirlerine uyumlu bir şekilde göze batmadan verebilmek meşakkatli bir süreç. Bunu kolaymış gibi gösterebilen yazar sayısı sınırlı. Ayfer Tunç benim için bunlardan biri. Ayfer Tunç’u “Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi” kitabıyla tanıdım ve beni çok etkiledi. Tarzı, kara mizahı (ki kolay değildir kara mizahı işleyebilmek), olay örgüsü daha önce okuduklarımdan farklıydı ve temiz bir nefes gibiydi benim için. Okuduğum ikinci kitabı olan Yeşil Gece Perisi’ni de aynı beklentiyle elime aldım ama yanılmıştım.
Beklentim yazarın tarzının beni eğlendirecek olmasıydı. Beklentimin gerçekleşmeyeceğini ilk bölümde anladım. Yeşil Peri Gecesi, mutsuz bir kitap. Pesimist ya da melankolik değil; mutsuzluğun baş rolde olduğu bir eser bu. Anlık bir mutsuzluktan bahsetmiyorum. Hele depresyon hiç konu değil. Kitabı okurken heyecanlanabilir, öfkelenebilir, tiksinebilir belki de mutlu bile hissedebilirsiniz ama tabanında, bütün bu duygular silindikten sonra ağızda kalan yegane his mutsuzluk olacaktır. Yanlış anlaşılmasın, konu ve işleyiş açısından beklediğim tarzda bir eserle karşılaşmamış olsam da yazarın kaleminin gücü kesinlikle beklentimin üzerindeydi. Sıkıldığım, abartılmış bulduğum, yersiz hissettiğim, “hadi artık uzattın” dediğim neredeyse tek bir an yoktu. Bazı yazarlar “keşke bunu ben yazsaydım” dedirtir; cümle üzerine cümle, hatta bazen bir paragraf, beni inanılmaz kıskandırdı. Emin olun, bu çok sık hissettiğim bir duygu değil.
Eleştiri yazıları benim alışık olduğum bir tür değil, bu yüzden bu bir sanat eleştirisi değil, bir terapist gözüyle kitabın amatör bir incelemesi olacak. Öncelikle kitabın “teknik” incelemesini (haddimi aşmamaya çalışarak), sonrasında psikolojik incelemesini yapmaya çalışacağım.
Not: Yeşil Peri Gecesi bir devam romanı aslında. Araştırdığım kadarıyla kitabın karakteri önceki kitabın konusunu oluşturuyor. O kitabın ismi Kapak Kızı. Ben ilk önce devamını okuma şansına (belki de şanssızlığına) eriştim. Bu yüzden yaptığım çıkarımlar, sadece bu kitap üzerine olacak. Diğer kitabı okuduğum zaman güncelleme getirebilirim.
Küllerinden Doğmak İçin Yanmak Gerekir
Konuyu nasıl anlatmalı? Yeşil Peri Gecesi “kapak kızının” hikayesi. Şebnem’in. Ancak bu “giriş-gelişme-sonuç” hikayesi değil, daha çok “sonuç-sonuç-sonuç” hikayesi. Kitabı okurken asla önleyemeyeceğim bir kazayı izliyormuş gibi hissetmem bu yüzden olmalı. Aynı zamanda bu yüzden kitabın keyfini kaçırmadan kitapla ilgili bilgi vermek de zorlaşıyor. Bir kadının intikam hikayesi desem, karaktere haksızlık ederim; bir aşk, kavuşamama desem, o da çok banal olur (değil çünkü). Şimdi bile bu satırları yazarken hikayeyi nasıl özetlerim diye ciddi enerji harcıyorum. Çünkü bu bir hikaye değil aslında, bir otobiyografi. Bu bir hayat hikayesi. Güzel bir kadının güzel olmayan hayatının hikayesi. Bu bir yeniden doğuş hikayesi. Bu Phoneix’in hikayesi.
Aslında mutlu başlayan bir hayat bu. Birbirini seven anne baba (baba yakışıklı, Zeus; anne güzel, anne çok güzel), eğlenceli ve tatmin edici bir ev ortamı… Ta ki talihsiz bir kazaya dek. Babanın geçirdiği sakatlık, bütün taşları yerinden oynatır. Aile dağılır. Dağılmaz resmen parçalanır, şarapnel misali etrafa saçılır. Biz de bu parçaları takip ederiz. Tabi bu parçaları “kadının” gözlerinden izleriz, ki en büyük parça da odur zaten. “Kadına” daha kadın olmadan kadın olmanın ne demek olduğunu öğretirler başka kadınlar. Kötülüğün nasıl hissettirdiğini de kadınlardan öğrenir. Erkeklerin bir araç olduğunu fark etmesi uzun sürmez. İstediklerini verebileceğini, istediğini alamayacağını öğrenir. Onları kullanmayı öğrenir. Öğrendikçe öğrenir. Biz de bu öğrenme sürecini izleriz. İzledikçe kahroluruz. Her öğrendiği bilgi bir acının sonucudur çünkü. Canını korumak için canını daha fazla acıtması gerektiğini düşünür ve biz kitabın içine girerek sarılmak isteriz. Arada nefes almalar olmaz mı? Olur tabi. Arkadaşlıklar kurulur. İlişkiler olur. Genç yaşta sevmeyi tadar, belki de en büyük şansı sevdiği kişinin acı vermemesidir. Hayır, bu doğru değil. Sevdiği kişi acı verir, hem de nasıl verir ama asla yalan söylemez. Güven, “kadının” bedeninden daha kıymetlidir ve o herkese layık değildir. Ta ki, dibi görene kadar. Aşkın ipini çektiği geceye kadar. Osman’la aşkının. Orada ipler kopar. Karar verilmiştir artık, o yanacaksa, onunla birlikte başkaları da yanacaktır. İzin istemez, kimseye fikrini de sormaz ama, bence, anlatmak ister. Ve biz, okuyucular olarak, bir kadının anlaşılma çabasına tanıklık ederiz.
Ayfer Tunç’un kitaplarında en beğendiğim kısım hikaye örgüsü oldu. “Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi” yekpare olarak verilen birçok öyküden oluşuyordu. Burada asıl mesele bu birbirinden bağımsız hikayelerin sanki birbirini takip eden tek bir bölüm olarak yazılması ve bunların geçişlerinin belirsiz olması ve en sonunda hepsinin bağlanabilmesiydi. Kitabı okurken bu kitabı yazmanın nasıl bir işkence olabileceğini düşündüğümü hatırlıyorum. Yeşil Peri Gecesi ise arada geri dönüşlere (flashback) yer verilen ayrı bölümler halinde yazılmış. Kitabın sonu ile başı arasında tıpkı bahsettiğim ilk romanı gibi bir bağlam söz konusu ve bu da okuyucuda “tamamlanmışlık” hissi yaratıyor. Bahsettiğim bu geriye dönüşler ise hem karakterler hakkında fikir veriyor hem de konuyu derinleştirip ana karakterin arka planı hakkında detaylı (oldukça) bilgiler verip, motivasyonu oluşturuyor. Bir çocukluğa gidiyoruz, bir geçen seneye ve bu şekilde akılda hiç soru işareti kalmıyor.
Kitabın en can alıcı bölümü, sadece intikam değil umudun da tamamlandığı bölüm, ne yazık ki en zayıf bölümüydü. Bu asla tatmin edici olmayan bir son anlamına gelmesin, sadece aceleye getirilmiş olduğunu düşündüm. Ben mutlu bir sonu tercih etmezdim, o da kitabın bütünlüğüne aykırı olurdu. Onun dışında her bölüm, her cümle sanki tam oturmuş gibi hissetiriyor.
Kitabın konusunu bu denli yüzeysel geçmemin bir başka sebebi de yan karakterlerin hepsinin (evet, %100 olarak hepsinin) iyi yazılmış ve bağlam dahilinde etkisinin yüksek olması. Süleyman amcayı anlatırsam, “et beni” ve “Fikriyanım” da anlatılmalı. Burası zaten önemli bir kısım, Gün’ü anlatırsam “Phoenix” dergisini de anlatmam gerekecek orası başlı başına bir hikaye; Hûban’ı anlatmam gerekirse lise zamanından bahsetmeli; Osman ve “orospu çocuğu” Teoman dolaylı olarak “Uluçmüdür” ve hatta kızı Leyla, Vatuş, Ersin, Ekrem Amca, Seçkin Bey, Selda ve Ali. Ah Ali… Bunlar karakterlerin küçük bir kısmı ve hepsi sadece kağıt üzerinde değil “kadının” hayatıyla hayat buluyor sanki.
Bu kitabın bir mesajı var mı? “Kadın kadının hem kurdu hem düşmanıdır” bu mesajlardan biri olabilir veya “kadının adı yok”. Mesela yazarın önceki kitabında hikayeyi üzerinden kurduğu Şebnem, bu kitapta anlatıcı olmasına rağmen ismi hiç verilmemiş. Kasıtlı bir yöntem olduğunu düşünüyorum. Bunu kitabın sonlarına doğru fark etmem benim için bir duraksama anıydı. Bu birinin hikayesi değil, birilerinin hikayesi, diye düşündüm. Şu an Türkiye’de herhangi bir kadının bu kitapta yaşanılan olaylardan en az birini tecrübe etmiş olması imkansız değil. Yazar böyle bir mesaj vermiş olabilir mi? Belki. Ama bence… bence bu kitabın alt metni kitabın yazılışında gizli. O kadar mutsuz ve o kadar umutsuz bir kitap ki bu, arada verilen bu mesajı görmemek çok normal ancak bence bu bir umut hikayesi. Sadece bunu hiç net bir şekilde göremiyoruz. Çünkü kendisinin de dediği gibi “umut sadece bir an değildir, bazen bir süreç de olabilir.”
Buradan sonrası kitapla ilgili, nasıl derler, spoiler içeriyor.
Kişilik ve Bozukluk(?)
Başlıkta bozukluk kelimesinin yanına soru işareti koymam bu durumların diğer duygu durum bozuklukları veya algıyı bozabilen diğer psikiyatrik rahatsızlıklarla aynı kefeye koyulmasının yanlış olduğunu düşünmemden kaynaklanıyor. Kişilik, bozulup olarak tamir edilebilecek bir şey değil yapı olarak adapte edilebilecek bir kavramdır. Çünkü bozukluk bir normun, bir “düzgün olanın” varlığını ima eder, ama böyle bir şey yoktur. Dolayısıyla kişilik bozulamaz ancak gelişim süreci sekteye uğrayabilir ve yaralanabilir. Sınırda Kişilik (SK) bu yaralanmaya ve etkilerine verilen bir addır. Yeşil Peri Gecesi klinik anlamda Sınırda Kişiliği anlamak için sağlam bir eser. Kitabın hiçbir yerinde bu ibareye dair en ufak bir ima yok. Kitabın bir yerinde psikolog (o da “yetersiz” sıfatını alarak), bir yerinde de terapist kelimesi geçiyor. Ancak, eğer SK’e vaka örneği oluşturacak olsaydım bu kitaptaki gibi bir karakter kullanırdım. Diyeceğim, bu kitabı okumak terapist kimliğim için hem tatmin edici hem de zorlayıcı oldu. Bu değerlendirme kapsamında öncelikle erken dönem analizi ve SK tanı kriterlerini inceleyeceğim. Bu bölümde kitabın önemli (ama kesinlikle tamamı olmayan) bölümlerinden bahsetmem gerekecek. Eğer bu sizin okuma zevkinizi baltalayacaksa önce kitabı bitirmenizi tavsiye ederim. Sonrasında kendi gözlemlerimi ve hali hazırda gördüğüm danışanlarımın kitapta birleşen ortak özelliklerinden bahsedeceğim.
Kim Bu “Kadın”?
Kitap babanın kazasına kadar sağlıklı bir ev ortamı tanımlıyor, birbirini seven anne baba, ebeveynle güvenli ilişki, stressiz ortam, sosyal çevre, otorite figülerinin sosyal konumu vb. Değersizleştirici bir ortam söz konusu değil. Ne olduysa kaza sonrası oluyor. Çocuk babaannesine gönderiliyor; burası sıkıntıların başladığı yer çünkü burada karakter yoğun duygusal (zaman zaman fiziksel şiddet içeren) istismara maruz kalıyor. Bu dönemde yanında kalan temizliğe aşırı hassas ve kötü niyetli Babaanne “Fikriyanım” hakkında şunlar yazılır:
Yüzüme küçümseyerek bakardı. Kaküllerimi çekiştirirdi. “Söyle bakalım, sen de anan gibi orospu mu olacaksın?” derdi. Gülüşündeki kötülükten anlardım ki, anam gibi orospu olmamı istiyor.
Canına tak ettiği gün babaannenin evden kaçar ve evine gelir. Evde anne ve amcayı yatakta yakalar. Burası karakterin annesine öfkesinin başladığı yerdir (bir şekilde babaanneyi haklı çıkardığı için). Aynı zamanda babaanneye gitmesinin bir zorunluluk olmadığını aslında annesinin baştan savmak istediğini düşündüğü yer de burasıdır. Anne, başka bir aldatmanın yakalanması sonucu babadan gördüğü şiddet sonucu evi terk eder. Bu sahnede aynı zamanda dissosiyasyon tanımlanır. Yazar burada bu süreci çok etkili bir şekilde tarif ediyor:
Varlığım bu manzaraya dayanabilmek için çare arıyor ve hemen buluyor. Bedenimle ruhum birbirinden ayrılıyor. … Ruhum hasır sepetten yapılan avizemize tırmanmış, patiklerimin yanına. Ruhum oradan annemi babamı izliyor.
Bunu takip eden bölümlerde babanın majör depresyonu ile başbaşa kalan çocuğun yetersiz duygusal ve fiziksel ortamını görürüz. Babanın kendine bakamaması, çocuğun ebeveyne ebeveynlik yapması sürecini başlatır (ve bu baba ölene kadar devam eder). Devamında anne (o sırada başka biriyle evlenmiştir, çünkü anne çok güzeldir) çocuğu yanına alır ve başka bir eve götürür. Fiziksel ve duygusal şiddet bu dönemde zirve yapar. Sadece bunlardan dolayı olmamakla birlikte bu dönem en üzücü dönemdir çünkü bu evde karakterimizin çocukluğu biter. Dolayısıyla bu evde yaşanılanları çocukluk döneminde yaşanılanların pekiştiricisi olarak alabiliriz. Annenin çocuğunu korumak yerine başka kişilerin tarafında olması (ve hatta karnedeki zayıf için “sağlam” bir tokat atması), erkeklerin isteklerinin farkında olmak (güzelliği) ve bunu onları yönlendirebilmek için kullanılabileceğini fark etmek, tehlikeli ve dürtüsel davranışlar bu döneme denk gelir. “Orospu”, “baş belası” damgaları artık benimsenmiş, hatta övünülecek şeyler haline gelmiştir. Bu dönemdeki en kritik an, karakterin bekaret kontrolü adı altında annenin yeni kocası tarafından cinsel tacize uğramasıdır. Yukarıda bahsettiğim dissosiyasyon burada da belirtiliyor. Aynı zamanda bu dönemde savunma mekanizmalarının da pekiştiğini görürüz.
Öyle mutsuzum ki, mutsuzluğumu gizlemek için burnum havada geziyorum. Kimseyle arkadaş olmak istemediğimi sandıkları için, okulda kimse benimle arkadaş olmuyor.
Karakterimizin erken dönem yaşantıları arasında kritik öneme sahip olanlar bu olaydan sonra seyrekleşir ama yoğunlukları artar. Birkaç olay “kadının” hayatını anlamak için elzemdir. Bunlardan ilki, yatılı olarak geçen lise hayatı. O sırada ikinci eşinden de ayrılan anne onunla birlikte İstanbul’a gelir. Karakterin en üzüldüğü, belki de amcayla aldatmayla başlayan öfkenin geri dönülemez şekilde sabitlenmesine ve sevginin artık yeşermesine imkan veremeyecek kadar kurumasına yol açan olay, anneyle aynı şehirde yaşarken yatılı okumasıdır. Bu öfkeyi şöyle anlatır:
Beni başından attın! Beni yatılı okula postaladın! Soracaktım elbet beni daha çocuk yaşımda hayatın ortasında yapayalnız bırakmanın hesabını. Sen de verecektin, vermeliydin, sen anneydin!
Dikkat edin çocukken değil, “çocuk yaşımda”. Çünkü o yaşta artık çocuk değil karakterimiz. Şebnem’in annesiyle bağı lisede okuduğu zaman diliminde geri döndürülemeyecek şekilde kopar (bunun tam anlamıyla, fiziksel olarak kopması yetişkinlik zamanına denk gelecektir).
İkinci olay ise benlik algısının darmadağın olmasına neden olan Seçkin Bey olayı. Seçkin Bey karakterimizin lisesinde öğretmenlik yapıyor, İngilizce öğretmeni. Karakterimizin dersleri iyi değil ama İngilizcesi iyi. Seçkin Bey ise farklı giyinen, egzantirik biri. İlgi çekici. Karakterimize ilgi duyuyor, ilgisini sözel ve fiziksel olarak belli ediyor ama bunu herhangi bir kanıt bulunamayacak şekilde gizleyerek. Şimdilerin tabiriyle “tımarlama” (grooming) diye bilinen bir manipülasyon yönteminden bahsediyorum. Burada 15 yaşında bir çocuğun düşünce yapısını gözlemlemek için şu alıntı şart:
Seçkin Beyin bana tutulduğunu görüyorum. Ben de onun bana tutulmasına tutuluyorum. Her gün deli gibi İngilizce çalışıyorum. Şaşırsın istiyorum. Bana hayran olsun. Güzelliğim dışında bir şeyime.
Burada asıl istek arzulanma değil, beğenilme, birey olarak onaylanma isteği olduğu bariz. Seçkin Bey ise bu isteği cinsel davet gibi algılıyor ve durumu ileriye götürüp odasına davet ediyor. Bu sahne kitabın en etkileyici sahnelerinden biri ve o kadar iyi yazılmış ki hiçbir şekilde hakkını verebileceğimi düşünmüyorum. Her ne kadar “spoiler” ibaresi koymuş bile olsam burayı anlatmayacağım. Okumanız gerekiyor çünkü. Bu yüzden kısaca Seçkin Bey’in son anda karar değiştirdiğini söylemekle yetineceğim. Bu değişen kararın sonucunda (aslında kararı değiştirmenin kendisi değil, kararı nasıl değiştirdiği) karakterimiz ilk defa intihar girişiminde bulunur.
Çocukluk döneminin en kritik olaylarını bu şekilde sıralayabilirim. Bunlar Sınırda Kişiliğin oluşması için yeterli güvensiz ortamı sağlıyor. Vanwoerden’ın (2009) kibarca “kronik olarak değersiz kılan çevre” dediği çevresel faktörleri sonuna kadar yaşıyor karakterimiz. SK bir bağlanma engeli olduğu için bu durumda erken dönem ilişkilerin incelenmesi de elzem. Yaralayıcı ve pekiştirici olayları anlattığımız zaman mutlaka koruyucu faktörlerden de bahsetmem gerekiyor. Bunlar çoğu zaman yaralayıcı olayları yorumlama sürecinde daha “sağlıklı” sonuçlar çıkarmaya yardımcı olabilecek anılar. Sınırda Kişiliği, Antisosyal Kişilikten ayıran faktör bu koruyucu faktörler olduğunu gözlemledim. Birinci koruyucu faktör için karşı komşu Vatuş’u saymalıyız. Annenin yerine bakım veren görevini üstleniyor. “Kadının” merhameti, bakımı ve desteği karşılıksız (en azından koşulsuz) şekilde gördüğü ilk yer burası. İkinci karakter ise Gün. Gün fotoğrafçı, o zamanlar orta yaşlı, eski devrimci marjinal bir karakter. Gün, “kadının” hayatına geç girse de sağlıklı sınır, anlayış, özerklik ve destek ihtiyacını karşılaması açısından önemli. Gün karakterin “sağlıklı yetişkin” kısmının gelişmesinde anlamlı bir yer alıyor. Üçüncüsü ise Ali. Ali “kadından” 19 yaş büyük “ilk ve son” aşkı. Ali karakterini anlatmak kolay değil çünkü bu karakterin sahnesi az olsa da kitabın temel yapıtaşlarından biri olacak kadar da “kadının” hayatında yeri var. Ali’nin psikolojik değerlendirme süresinde koruyuculuğunu yaptığı faktörler ise sevgi ve güven algısı.
Ali bana hiç yalan söylememişti. Beni kırmıştı, çok üzmüştü, terk etmişti, ama hiç yalan söylememişti. Seni asla terk etmeyeceğim dememişti. Aksine, “Bana bağlanma, ben bağlanılacak bir adam değilim,” demişti. Sonra bırakıp gitmişti.
Burada yaşanılan bu ambivalan durumun ele alınabilmesinin (belki de tahammül edilebilmesinin) en önemli motivasyonunun bu güven olduğunu düşünüyorum. Kitapta sonraki ilişkiler hakkında çok örnek olmasa bile güvenin ilişkilerin “sağlam” veya “bayat” olmasını belirleyen en önemli faktör olduğu kesin. Özellikle eşi Osman’la olan ilişkisinde Osman’ın “kırılmışlığına” gösterdiği sevgisi (ki bu annelik olarak ifade edilir ve ilişkinin temel yapı taşıdır) içinde vefa borcu ve Osman’ın güçsüzlüklerine rağmen orada olacağına dair güven vardır. Kitap bu güvenin kırılmasıyla başlar ve biter. “Aşkın ipini çekmek”, aslında ben artık sana (ve belki bir daha kimseye) güvenemeyeceğim demenin başka bir yoludur.

Kitapta bu yukarında bahsedilen kriterlerin tamamı işleniyor. Beni etkileyen kısmı ise bu tanıların işlenme şekli. Yazar karakterin zedeleyici ve özyıkım davranışlarını o kadar uyumlu bir şekilde veriyor ki biz “kadının” başka bir şansı olmadığına inanıyoruz. Buna inanıyoruz çünkü “kadın” inanıyor. SK’de sıklıkla görülen bu katılık, pekiştirici travmatik anıların yardımıyla gerçekleşen öğrenilmiş çaresizliğin bir sonucu ve terapinin yegane odak noktalarından biri. Bu da beni kendi SK gözlemlerime getiriyor. Bu kitabı okurken yoğun bir enerji harcadığımı hissetmemin ve bu incelemeyi yazarken bilinçsizce arada karakter yerine “danışan” yazmamın nedenleri kendi danışanlarımla ortak noktaları fark etmiş olmam.
Ortak Nokta 1: Duygular
Kitabı okurken bir yandan da seansı yapılandırmaya çalıştığımı fark ettiğim için bu incelemeyi yazmak istedim aslında. Böyle bir gündem getirse Şebnem, neyi çalışmalıyım, neler yapmalıyım? Bu benim için yeni bir deneyimdi. Psikolojik tahlil sıklıkla yaptığım bir şey olsa da karakteri danışan odasında hayal etmek; bu ilk defa oldu. Bunun sebebi bu kitabın, bana göre, bu etkili bir SK tablosu çizmesi olduğunu düşünüyorum. Belki eğitimsiz bir gözle bakıldığında acı bir hayat yaşamış kadının hikayesi görülse de bazı ince detaylar yazarın bu konu hakkında dersini iyi çalıştığını veya birinci elden tecrübesi olabileceğini düşündürttü bana. Kitabı okurken anamnezi iyi alınmış bir vaka incelememenin sebebi benden kaynaklanıyor olamaz.
Bunun sebebi yukarıda da dile getirdiğim ince detaylarda gizli. İnce detay dediğim de SK ile çalıştığım süre boyunca bazı ortak noktalar aslında. Belki de bu ortak noktaları bu denli iyi işlenmiş görmektir beni asıl etkilemiş olan, bilemiyorum. Uzatmayayım. Birinci olarak tanı kriterlerinde yer almayan ancak SK’nin alameti farikası diyebileceğim duygular: suçluluk ve kıskançlık. Suçluluk genel anlamda direkt olarak “başıma gelenlerden ben suçluyum” demek olabilir veya yoğun ve rahatlatılamayan mağduriyet hissi olarak tanımlanabilir.
…Ben daha yıllar önce, kendimi bizzat, kendi irademle kurban etmiştim. Ben hayatta bir kurban olarak var olmuştum. Kurban olmayı kabul etmeyebilirdim. Ama etmiştim. Dünyaya kurban edilmeye hazır gözlerle bakmak, hayır demekten kolaydı. Mağdur olmak cesur olmaktan çok daha kolaydı. İnsan cesareti seçemezse kurban olmayı kendiliğinden seçmiş oluyordu. İnsan mağdur olmanın suçsuz olmak anlamına geldiğini sanıyordu. Oysa mağdur olmak, suçsuz olmak değildi.
İkinci olarak kıskançlık, bu durumda terk edilme korkusunun şekil değiştirdiğini görüyoruz. Burada şema terapinin yapıtaşlarına ve özellikle “çocuk modlarına” dikkat etmemiz gerekiyor. Kıskançlık ve etkilerini o kadar iyi anlatıyor ki yazar sözü ona bırakıyorum:
Ben ki kıskançlığın erimiş kurşunu damarlarımda dolaştığında, yüzünü yırtardım karşımdakinin. … Kıskançlık değildi aslında, küçük düşmekti veya benim yerime başkasının tercih edilmesi. (Bu da bir tür kıskançlık elbet, yoksunluk daha çok.) Anne olabilir bu başkası, karı olabilir, başka bir sevgili, özbeöz kız ya da oğul, alakasız bir çocuk hatta durup dururken başı okşanan. Herhangi bir şey olabilir, bana ayrılması gereken bir vakitte başka bir şey yapmak.
Bu kıskançlık aynı zamanda “ona yapıldı bana neden yapılmıyor” gibi bir düşüncenin sonucunda da ortaya çıkabilir. Burada dikkat edilmesi gereken noktalar, kıskançlığın kişinin temel ihtiyaçlarından birinin eksikliğine yönelik olması ve yaşıyla uyumsuz davranmasına yol açması.
Ortak Nokta 2: Anne-Baba Farkı
Bu noktada SK’nın özellikle romantik ilişkilerdeki etkisini incelemek gerekir. Toplumda “daddy issues” (baba sorunları) olarak yanlış adlandırılan önyargıdan bahsediyorum. Bu önyargı SK vakalarının çoğunluğu kadın olduğundan dolayı, mutlaka baba ile sorunları olduğunu düşündürtür. Buradan sonraki iki gözlemim bu sorun üzerine olacak.
Birincisi modern psikoterapi süreçlerinde “şema kimyası” olarak adlandırılan ve Freud’un tabiriyle “tekrarlama zorlantısının” (repetition compulsion) eş seçimi üzerinde etkisi. Bu iki kavramda yaşanılan ve alışık olunan durumların yetişkinlik zamanında tekrarlanma eğilimini belirtir. SK ise güvensiz, değersizleştirici çocukluk ortamını eş seçiminde de tekrarlamaya yol açar. Çoğu zaman bu romantik partnerde babanın rolünün elzem kılar.
Hayatta ben en çok babamı sevdim. Ben Ali’de babamı aradım. Sonra babam yaşındaki adamlarda Ali’yi aradım. Babamda eski babamı aradım.
Fazla basit diye düşünmüştüm, Haluk Hoca’yı babamlaştırmam. Tam, bütün, eksiksiz bir bedende babamı görmek istiyor olmam fazla basit. İnsan bir terapiste anlatmaya bile utanır bunu. Ama Ali’yi bile böyle sevmedim mi ben?
Aslında SK bir “baba” problemi değildir. Baba probleminden kastım, SK’in çoğu zaman kadınlarda görülmesinden dolayı, baba figürü sorunları veya eksikliğinden dolayı gelişmesi. Bu doğru değildir. SK temelinde bağlanmayı ve özdeğeri etkilediği için bağlanmanın öğrenildiği ilk kişi olan annenin etkisi babanın etkisinden çok daha fazladır (bu konuda detaylı bilgi için bkz. Bowlby, 1988; Winnicott, 1965; Kernberg, 1975). Burada babanın etkisini azaltmak, değersizleştirmek ve/veya meşrulaştırmak söz konusu değil. Üzerinde durduğum nokta annenin yaptıklarının sebebi değil sonuçları. Çünkü bir bebeğin yaşadığı evdeki insanların psikolojik sağlıklarına veya kültürel kurallara göre hareket etmesini bekleyemeyiz. O yapılanları görür ve kodlar. Hatırlanması gereken bir diğer önemli nokta ise cinsel taciz, şiddet vb. travmatik yaşam deneyimlerinin de etkisi.
Konudan sapmayalım ve kitabımıza dönelim. Anne baba arasındaki bu fark beni ikinci gözlemime getiriyor: SK kendini iyi hissetmek için koruyucu faktörleri “arar”. Yazarın bu süreçte anne ve babanın sahnelerinde karakterin gösterdiği duygulardan bahsederken yarattığı o nüanslara dikkat edilmeli. Örneğin öfke hem anne hem de babaya karşı mevcut. Babaya duyulan öfkenin sebebi babanın tepkisizliği ve pes etmesi. Savaşmaması. Bu öfke, babaya merhamet ve aslında “gerçekten” mağdur olduğu gerçeğinin kabul edilmesiyle diniyor. Ancak anneye gösterilen öfke öyle değil. Kitap boyunca öfke hiç dinmiyor, hiç azalmıyor, hiç rasyonalize edilmiyor, bir bahane bulunmuyor, anneye hak verilmiyor. Annenin kitapta kendini savunduğu sahneler bile samiyetsiz ve inandırıcı olmayan bir tonla yazılmış. Bunu hissediyorsunuz. Şebnem yaşanılan onca olay ve tecrübenin sonucunda bile annenin yaptıklarını kabul edemiyor, yazar burada çok net. Kitap annenin ne yaşarsa yaşasın karaktere bu şekilde davranmaması konusunda hiç şüphe duymamızı istemiyor. Bence bu yüzden babanın akrabaları detaylı bir şekilde hikayenin içindeyken annenin geçmişine dair bir iz yok (en azından bu kitapta). Yazar anneye acınmasını istemiyor. “Aa zavallıcık, bu yüzden böyle yapıyor” densin istememiş. Bu öfke kitabın en etkileyici sahnelerinden biri olan yüzleşme sahnesiyle kabullenişe geçiyor. Öfkenin kabul edilişi değil, öfkenin geçmeyeceğinin kabullenişi.
Ortak Nokta 3: İntikam
Babaya karşı öfkeyi dindiren “mağduriyetken” anneye öfkeyi canlı tutan da “mağduriyet” oluyor. İki mağduriyetin de bir sebebi var, hem de haklı bir sebebi. Ancak annenin mağduriyetinin merhamet değil öfke yaratmasının sebebi annenin “yaşadıklarına rağmen” bu şekilde davranmaması gerektiği. “Çünkü sen anneydin” bağlanma sürecinde annenin rolünü babadan ayıran koruma ve güven ihtiyacını anlatıyor aslında. Bu ihtiyacın karşılanmaması SK hakkında son gözlemimi oluşturuyor: İntikam. “Yapılanların bir sonucu olmalı”, kitabın motivasyonunu anlamak için önemli bir cümle. Kitap boyunca karakterimiz, kendine zarar verme uğruna bile olsa başına gelenlerin intikamını almak ister ve bu süreci “mükemmelliştirmiştir.” Yazar bunu şu şekilde aktarır:
Kıskançlıktan, yoksunluktan veya başka bir nedenden dolayı tırnaklarımı geçirince karşımdakinin yüzüne, nasıl da güzel bir kuş uçardı içimde. Ama bedelini hemen ödetirlerdi. Bu yüzden akıllandım çabuk. Anladım ki tırnaklarına sahip ol. Klişelerin kralıdır, intikamın nefis bir zeytinyağlı olduğu. Acele etme. Tadını çıkar. Önce soğusun. Çok soğutmak da iyi değildir, tadı kaçar. Zamanını iyi ayarlayacaksın. Aşağılanmanın bedelini ödetmek zaman ister. Ansızın ortaya çıkan bir durumdur aşağılanmak. İçine düşmüşsündür. Çıkmak için çalışacaksın. Plan, kumpas, tezgâh planlayacaksın. Kafan çalışacak. En çok da sabır ve kin gerekir.
Kimse bana böyle davranamaz, aslında, şema terapide öfkeli çocuğun en çok kullandığı cümle, şiddet ise en çok başvurduğu yöntemdir. Kitap boyunca çeşitli kişilerden çeşitli şekillerde intikamını alıyor. Benim de tecrübelerim SK vakalarında intikam arzusunun yüksek olduğunu onaylıyor. Bu noktada en çok zorlanılan kısım, özdenetim ve öfke yönetimini faydalı kılacak motivasyonların düşük olması. Kişinin, kitaptaki “kadın” gibi, haklı bir sebebi olması ama bu sebebe rağmen intikam almamayı seçmesi hiç kolay değil. Terapötik ilişkinin o kadar sağlam olması gerekiyor ki, kişinin “buna değmez” düşüncesi zihninde yer edinebilsin.
Güzel bir kitap Yeşil Peri Gecesi. Hem edebi hem de psikolojik olarak iyi çalışılmış olduğu belli. Ayfer Tunç hem bir yazar olarak hem de insan denilen canlının gözlemcisi olarak saygı duyulası ve alkışlanası bir iş çıkarmış. Kitabın sonu, her ne kadar en zayıf noktası olsa da, kitabın tamamında yer alan umutsuzluk ve mutsuzuğun arasına sıkıştırılmış umudu bize hissettiriyor. Şu alıntıyla bitirmek istiyorum kitabı ve okunmasının, özellikle terapistler tarafından, elzem olduğunu düşünüyorum.
5/5
Aşkın has olanı bir karşılığı olup olmadığıyla ilgilenmez. Has aşk, tutulduğu varlıkta bir değeri var mı yok mu umursamaz. Has aşk tanrı aşkına benzer. Sen tanrıyı çok seversin, ama o herkesi sever, hatta belki seni sevmez.


Yorum bırakın