
Müzmin bir overthinker (fazla düşünür?) olarak teknolojinin gelişimi, sosyolojik mutasyonlar ve insan psikolojisi hakkında, tabi ki, benim de birkaç fikrim var. Bu fikirler bazen kanıtlanması mümkün olmayan, bir diğer deyişle komplo teorisi olarak değerlendirilebiliyor. Örneğin ben hala büyük krallıkların ve hanedanlıkların monarşi kaldırılmış olsa bile büyük şirketlerin büyük hissedarları olarak, yani direkt olarak ülke kontrolü yerine ülke liderlerini kontrol eden parayı kontrol ederek hayatlarına devam ettiklerini düşünüyorum. Bu konuyla ilgili epey düşündüm ve birbiriyle bağlantılı ve bu yazının konusu olmayan bir çok zorlamda da olsa bağlantı buldum, şirketler, hissedarları, bu hissedarların adı gözükmeyecek şekilde kurulan fon şirketleri, borsa adı altında değiştirilen paralar vs. Evet, “dünyayı 5 büyük aile yönetiyor” komplosunun bir değişiği, evet kanıtlanması mümkün değil ama düşündükçe daha mantıklı gelir ya bazen, bu da onlardan biri. Şükür ki “dünya düzdür” veya “aşılar insanın içine çip yerleştiriyor” benzeri fikirlerin kanıtlanabilir yanlış inançlar olduğunun farkındayım. Bu inançların benimkilerle ortak noktası paranoya seviyesiyle alakalı. Paranoya dünya üzerinde yalnız insan zihninin ev sahipliği yapabildiği bir virüstür ve her virüs gibi bulaşıcılık özelliğine sahiptir. Yoval Harari “Sapiens” adlı kurgusunda bu bulaşıcı düşüncelerden bahseder, ki bu da eserin gerçeğe en yakın noktasıdır. Hariri para kavramını toplumsal bir histeri, paylaşılmış bir hezeyan olarak ele alır. Para kavramı, temelinde bir kağıt parçası olmakla birlikte, o kağıt parçasına yüklenilen anlamla değer kazanır. Aslında paranın hiçbir değeri yoktur, insanlık olarak paranın değerli olduğuna inanmışızdır. Dolayısıyla sadece takas yöntemini kolaylaştırmak için topraktan çıkan herhangi bir madenin kullanılmasının insanlık tarihini bu denli kökten değiştirmiş olması inanılmaz bir olaydır. Yerde bulduğu bakırın ileride bitcoin adında bir hayal ürününe dönüşeceğini bir mezapotamyalı nereden bilebilirdi?
21. yy’da bu toplumsal histerinin etkilerini iyiden iyiye görüyoruz. Para artık değerlenmek için insana ihtiyaç duymuyor, insan kendini değerli hissetmek için paraya muhtaç. İşin garip tarafı insanı bir sincapla aynı kefeye koyan istifçiliği de yanlış yorumladık. Başka bir kağıdı biriktirene hasta, kağıt para biriktirene zengin diyoruz. “Para artık kağıt değil akıllım” evet aynen öyle. Paranın dijital olması artık bu sanrının ne kadar çığrından çıktığını göstermeliydi. Göstermedi. Maliyetler arttıkça (çünkü kaynaklar sınırlıydı) daha az üretmek yerine kaliteyi düşürüp kar marjını yüksek tutmaya devam ettiler (çünkü imkanlar sınırsızdı). Büyük şirketler, daha büyük şirketlere dönüştü, zengin insanlar daha da zenginleşti. Zenginleşmek eğer herkesin alabildiklerini alabiliyorsan bir şey ifade etmez, senin alabildiklerini başkası alamamalı. Doğal olarak belirli ürünler bu kişilere göre dizayn edildi. mesela “fine dining” gibi bir konsept ortaya atıldı. Burada “fine” olan yemek değil yediğin yer tabi. Altı çizilen nokta ise herkesin orada yiyemeyeceği. İnsan zihni boşluğu kabul etmez, elle tutulur bilgilere ihtiyaç duyar. Dolayısıyla bu saçmalığı yeni etik değerler, yeni ideolojiler geliştirerek çözmeye çalıştı. Mantıksızlığı rasyonalize etmek için iş veren ve kapital gibi manasız kelimeler türedi ve en sonunda “para mutluluk getirmez” diyerek inkarın da kullanılmasıyla süreç tamamlandı. Buradan geri dönüş yok.
Bu yazının konusu gelir adaletsizliği değil, insanın kendi problemlerini kendi yaratıp bunun bir zorunluluk olarak sunulması. Para gerekli bir kavram mıydı, gruplaşma kutuplaşmayı mı getirmeliydi veya ticaret gerçekten elzem miydi? Bunlar tartışılır. Sadece para olarak da bakmak istemiyorum olaya. Örneğin atom bombası. Fiziksel bir reaksiyonun yarattığı tahribatın kontrol edilip silah olarak kullanılmaya çalışması, ki bu barut gibi patlayıcı bir madde bile değil, atomları manipüle etmek için kasıtlı olarak çaba harcamak gerekir, tek başına olmuyor çünkü, nereden baksak insanın narsizminin pik noktasıdır. Benim Oppenheimer (2023) filminde hayran olduğum en güzel sahne, atomun parçalandıktan sonra ortaya enerji çıktığını öğrendikleri an oldu. Bu muazzam bilginin ilk akla gelen kullanım yöntemi ne oluyor? Bomba. Kim böyle bir şey düşünür? Kim bir doğa olayını türdaşını yok etmek için kullanır? Büyük ihtimalle eğer ilk kendisi öldürmezse öldürüleceğini düşünen insan kullanır. İlk kim kimi öldürmüş bilmiyorum ama derler ki Kabil o taşı Habil’e vurarak en büyük yarayı kendine verdi: zarar görebileceği endişesi. Bizim inandığımız başka bir sanrı ise başka birinin, başka grubun sürekli bize zarar vereceği. “E, veriyor.” Evet veriyor. Ama veren de sadece günün birinde zarar göreceğini bildiği için yapıyor. Başkalarının bize zarar vereceğine inancımız tam. Hatta ve hatta bu bir inanç meselesi bile değil, bu bir gerçek. Biz buna o kadar çok inandık ki bu bizim gerçeğimiz oldu.
Kendini gerçekleştiren kehanet bizim gelecek ile ilgili öngörümüzün algılda seçicilik ile yanlı olarak desteklenmesi olarak nitelendirdiğimiz psikolojik bir fenomen. Kısaca “ben zaten biliyordum” durumu olarak da söyleyebiliriz. İnsanlık tarihi boyunca ne olması gerektiği hep geçmişte ne olduğuna endeksli olagelmiştir. Yeni bir bilgi, yeni seçenekler hep iş işten geçtikten sonra uygulanır. Biz de buna deneyim deriz. Bazen de olması istenen şekilde plan yaparız. Kaygılarımız bizim geleceğimizi inşa eder. Yoksa yapay zeka diye bir kavramı bilmezken, robotik teknolojisi bu kadar ilerlememişken Terminatör diye bir bilim kurgu film neden çekilmiş olsun. Birileri gelecekle ilgili “bu bilgisayar şimdi kendi kendine de düşünür ha” demiş ve bunun çok güzel bir kurgu olacağına karar vermiş. Şimdi yapay zeka da robotik teknoloji de Terminator seviyesinde olmasa bile sadece Windows çalıştırıp, fabrikalar da çalışmıyorlar. Hatta ChatGPT’nin son sürümü yapay zekanın insandan ayrımını gösteren Turing testini geçmiş. Bilim kurgu yazarları Nostradamus mu yoksa kaygılarımızı mı görselleştirmek istiyoruz bilmiyorum.
Cyberpunk 2077 diye bir oyun oynuyorum. Oyunda hükümetlerin önemi yok önemli olan şirketler, insanlar vücutlarının zayıf kaldığı, beğenmediği yerleri siber teknolojiyle geliştirebiliyor, polis, ambulans ve eğitim hizmetleri yalnızca parasını karşılayabilenlere veriliyor, insanlar sanal uyuşturucular ve arttırılmış gerçekçilikle pornografiyi yaşıyorlar, kimse kimseye güvenmiyor ve bütün BÜTÜN bu olanlar çok ama çok normal karşılanıyor.
İnsan distopyaya aşık bir varlıktır.

Yorum bırakın