
Görsel sanatların kalitesini hikayesi belirler. İyi bir senaryo, bir eserin birçok hatasını örtebilir. Bu uzun süredir film ve dizi izleyicisi olarak kendime edindiğim bir standart var: Eğer izlediğim her neyse, beni aptal yerine koyuyor ve hayal gücümü zorlayarak beni konunun içine dahil edemiyorsa, kısacası ben izlediğim şeyi içselleştiremiyorsam, izlemeyi bırakıyorum. Gurme değilim ama seçiciyim. Az sayıda eser bu filtrelerimden geçmeyi başarabildi; dahası bunların çok azı sitcomdu. 2005 yapımı It Always Sunny In Philadelphia bunlardan biri.
Dizi gerçek manasıyla patalojik beş arkadaşın (?) başından geçen olayları konu ediyor. Dizinin kara komedi janrında çok fazla rakibi olmadığını söylemem gerekiyor çünkü bazen izlerken kanım donuyor. Yoğun şiddet veya vahşet içerdiği için değil, inanılmaz sinir bozucu olduğu için. karakterlerden her biri ayrı bir kişilik bozukluğunun mükemmel bir tasvirini sunuyor. Öyle ki, senaristlerin bu konuda ya danışmanlık ya da insan davranışları konusunda eğitim aldıklarını düşünüyorum. Bir terapist olarak izlerken bu kişilerin odama girdiğini ve ne yapacağımı tahmin etmeye çalışırken buluyorum kendimi çoğu zaman. Yazarlar da benim gibi düşünmüş olacak ki tam bu konuyla ilgili bir bölüm çekmişler.
The Gang Gets Analyzed
Sekizinci sezonun beşinci bölümünün ismi bu. Konusu şu şekilde: sürekli tartışan ekip sonunda sorunlarını ele almak için bir yemek düzenler ama yemek sonrası bulaşıkları kimin yıkayacağına karar veremedikleri için çözümü terapiste gitmekte bulurlar. Bütün bölüm boyunca tek tek karakterlerin neden bulaşıkları yıkamamaları gerektiğini dinleriz ve bunu yaparken bütün kişilik özelliklerini görmüş oluruz. Bölümün tamamını anlatmayacağım sadece Dennis karakteri üzerinde durmak istiyorum. Dennis tipik bir kötücül narsistik kişilik bozukluğunun her belirtisini gösteren bir karakter. Başkalarını kendisinden aşağı ve hatta tebaası olarak gören, isteklerini gerçekleştirmek her türlü yolu deneyebilen ve bunları yaparken hiçbir ahlaki zemini olmayan, duygularından bağımsız ancak onları kendi çıkarları için kullanmaktan geri kalmayan, antisosyal davranışlarda bulunan ve bunlardan pişmanlık duymayan, entellektüel seviyesi yüksek gerçek bir sosyopat.
Böyle bir kişi seans odasından girdiğinde ilk ne olur? Dennis, seansın hemen başında terapistin yönlendirmesini görmezden gelerek kendisininde bir ruh sağlığı uzmanı olduğunu söylüyor ve terapistin diploma ve sertifikalarının yanına giderek “düşük” seviyedeki eğitimini kendi yüksek eğitimiyle (ki bu bir yalan) kıyaslıyor. Gruptaki diğer “piyonlarına” da bunu onaylatıyor ve kendisini terapistle bir tutarak “onunla eş değer” olduğunu ve ondan “yardım alması” gerektiğini söylüyor. Bu sahne o kadar iyi oynanıyor ki terapist yerine ben sinirleniyorum. Çünkü Dennis de bunu yapmak istiyor, terapisti duygularına yenik düşmesini sağlayarak özgüveninde yara açmak istiyor. Bu mizansen konuyla ilgili literatüre ve tecrübelerime uyuyor. Dizide terapist, olması gerektiği gibi Dennis’in bu davranışlarına meydan okumuyor ve onaylamıyor. Ardından Dennis terapiste “güzellik yaparak” tek tek diğerlerini alacağını söylüyor ve diğerleri de absürd, rahatsız edici ama bir o kadar da kişilikleri ile ilgili önemli bilgiler verici “seanslarını” gerçekleştiriyorlar.
Bu yazının (ve uzun girizgahın) amacı herkesin sırası geçtikten sonra Dennis’in seansı sırasında yaptıklarının benim zihnimde bir kapı açması. Aşağıda dizinin ilgili parçasını paylaşıyorum.
İlk olarak Dennis’in elinde bir not defteri var. Terapisti kopyalıyor. Bunu yapmasının sebebi terapistle arasındaki farkı azaltmak. Ardından küçümseyici biçimde alkışlıyor ve yaptığı “işi” tebrik ediyor. İş dediği de terapistin diğerlerinin zihinlerine girip onları perişan etmesi. Terapist de şu şahane replikle cevaplıyor Dennis’i:
Konu onları perişan etmek değil, onlara yardım etmek.
Dennis bu repliği duymazlıktan geliyor.
İşimiz ne kadar ilginç değil mi? İnsanların zihnine girmek, tamamen kontrol altına almak… sanki elektrikli sandalyenin düğmesinin başında olmak kadar heyecan verici. Hiç yapmayacağını bildiğin halde istediğin zaman o düğmeye basabileceğini bilmek… ama yapabilirsin. “Hiç” doğru kelime değil. Ben yapabilirim ve büyük ihtimalle yapacağım.
Hiçbir terapist danışanının “aklına girip” onu manipüle ettiğini düşünmez ama yaptığımız tam olarak da böyledir. Danışanımıza bize açıldığı zaman zarar vermeyeceği güvenini veririz, yakınlık ve destek sağlarız. Danışanımız bize en mahrem konularını açar ve onu yargılamadan, aşağılamadan ve hatta nasihat vermeden dinleriz. Danışanın hayatını yaşamasına engel olan tıkanıkları fark eder, onları çözme konusunda danışanımızla bir fikir birliğine varırız. Onları sürekli tekrar eden davranış örüntüleri konusunda bilgilendirir, farkındalık oluştururuz. Düzeltmeleri için gereken cesareti veririz ve ümitsizliğe kapıldıklarında onları cesaretlendiririz. Bunları yapmamızın tek nedeni danışanın kendisine, çevresine ve dünyaya karşı düşüncelerinin sağlıklı bir şekilde oluşması için gerekli ortamın sağlanmamış olmasıdır. Biz bu ortamı sağlarız. Evet, danışanı manipüle ederiz ancak danışan seans odasına zaten manipüle edilmiş olarak gelir. Kötü olduğunu, başarısız, ahlaksız olduğunu, dünyanın tehlikeli bir yer olduğunu ve tek başına asla hayatta kalamayacağını düşünerek gelir. Bazen bunları düşündüğünün farkında olmaz bile. Depresif hisseder veya oldukça kaygılıdır, zihninden atamadığı takıntı seviyesinde düşünceler vardır. Bir terapist danışanın gerçekçi olmayan düşünceleri gerçekçi hale getirmesine yardımcı olur. Eğer bu düşünce değişikliğine manipülasyon dersek, terapi bir manipülasyondur.
Dennis, terapistin manipülasyon yaptığını hemen fark ediyor çünkü insanların zayıf yanlarını belirli çıkarlar için kullanmayı sürekli olarak uyguluyor. Dennis buna saygı duyuyor ama anlamadığı şey “yardım” kelimesi. Dennis iyi bir terapistin sahip olması gereken şeylere sahip. Empati, kendini konudan soyutlama, duygu kontrolü… ama ilişki algısı yardım etmesini engelleyecek kadar bozulmuş durumda. Bu durumda elindeki bu “aracı” kötü niyetleri için kullanıyor. Bu da bana Star Wars’u ve Jedi-Sith çekişmesini hatırlatıyor. Jedi’lar “güç” denilen nadir bir özelliğe sahip, koruyucu ve savaşçı görevleri olan bir nevi şovalyeler. Bir Jedi, “karanlık tarafa” geçerse ve bu gücü kötü niyetli kullanırsa bu kişiler dönüşüm geçirerek (hatta fiziksel olarak bile bozulurlar) Sith oluyorlar.
Dizinin bu sahnesini izlerken Dennis’e hak verdim, çünkü yapılan işler birbirine benziyor. Çok basit ve yüzeysel baktığımızda terapinin, bir manipülatörün kullandığı teknikleri içerdiğini yadsıyamam. Güven ver, zihinsel ortamı hazırla, amacını belirt ve yapabilmesi için ortam hazırla. Bir narsist de kişiye önce güven verir, sonrasında kişinin özgüvenini kırarak karşısındakinin kendi düşüncelerinden şüphe duymasına neden olur, amacını direkt olarak belirtmez ama yapılması gerekenlerle ilgili nettir. Doğal olarak Dennis-Terapist sahnesi bana bir Jedi-Sith dövüşünü hatırlattı. İkisi de çıkarları için benzer güçlere sahipken, birinin çıkarı kendi ihtiyaçlarını gidermekken diğerinin isteği yardım etmek.
Ve ben Jedi’ların tarafında olmaktan gurur duyduğumu fark ettim. Odama gelip, benden yardım istedikleri, bazen hayatlarındaki öfkeyi seansta yansıttıkları, bazen de sadece yapabileceğine dair güvence istedıkleri ve bunları (ve çok daha fazlasını) yapabilecek kadar bana güvenmeyi tercih ettikleri için kendimi çok şanslı hissediyorum.
Güç çevresine yardımcı olmak isteyen herkesle olsun.

Yorum bırakın